‘Kayyımlara karşı güçlü muhalefet ve mücadele gerekir’

  • 09:01 11 Ocak 2021
  • Güncel
 
İSTANBUL - Sivil toplum örgütlerine kayyımın önünü açan yasaya tepki gösteren ÖHD İstanbul Eşbaşkanı avukat Arzu Kayaoğlu, kayyım politikasının hayatın her alanına sirayet ettiği yorumunda bulundu. İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri de sivil toplumun sesinin kesilmek istendiğini belirterek, güçlü muhalefet ve mücadele çağrısı yaptı.
 
AKP-MHP ittifakı geçtiğimiz günlerde “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi” adı altında sivil toplum örgütlerine kayyım ve kapatılmanın yolunu açan yasayı Meclis’ten geçirdi. Yasa birçok kesim tarafından tepki görmeye devam ederken, yasanın örgütlenme ve ifade özgürlüğüne darbe olduğu değerlendirmesi ağırlıkta.
 
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Eşbaşkanı avukat Arzu Kayaoğlu ve İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Başkanı Gülseren Yoleri, yasayı değerlendirdi.
 
‘Dernek kanununda olmayan bir şeyi getirdiler’
 
ÖHD’li Arzu Kayaoğlu, Türkiye’de 2016 yılından sonra Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) belediyelerine kayyım atanması ile başlayan sürece dikkat çekerek,  son olarak da Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyımın atandığını ve çıkarılan yasa ile sivil toplum örgütlerine de kayyım atanmasının önünün açıldığını ifade etti. Arzu, halihazırda var olan yasa ile TCK’nin 53’üncü maddesini kapsayan suçlardan hüküm veya ceza alan kişilerin derneklerin yönetimlerinde yer alamadıklarını hatırlatarak , Meclis’ten geçirilen yasaya ilişkin şu bilgileri verdi: “Bu kanunla dernek kanununda olmayan bir şeyi getirdiler. Bu kanun tasarı aşamasında iken şunu söylüyorlardı; Kitle imha silahlarının finansmanında suçları, TCK’deki bazı suçları ki bu suçların en büyüğü ‘devletin birliğini ve bütünlüğünü, anayasal düzene karşı’ olan suçlar olarak adlandırılan siyasi temelli suçlar geliyor, bu suçları işleyenler ve TMK kapsamında propaganda dahil olmak üzere TMK kapsamındaki suçları işlemiş olanlar hakkında soruşturma yürütülmesi halinde dahil bu kişilerin bir derneğin, vakfın yönetiminde yer alması mümkün değil. Fakat bunu genel kurula getirdiklerinde soruşturma kısmını değiştirip kovuşturmaya dönüştürdüler. Kovuşturmanın da şöyle bir farkı var. İddianamenin hazırlanması ve mahkeme tarafından kabul edilmesi ile birlikte soruşturma kısmı tamamlanıyor ceza kanunu anlamında artık kovuşturmaya geçilmiş oluyor. Yani hakkında kovuşturma olan dernek, vakıf ve sivil toplum kuruluşu yöneticisi doğrudan İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla görevi sonlandırılabiliyor. Görevi ne olursa olsun fark etmiyor. Derneğin faaliyeti geçici olarak durdurulabiliyor ve kesin olarak feshine yönelik de Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açma hakkı oluyor. Yani bir kişinin henüz hakkında verilmiş bir hüküm olmamasına rağmen bütün bir dernek ve o kişinin mağduriyetine sebebiyet veriyor. Ayrıca o kişinin yerine ya da derneğin bütününe kayyım atanabiliyor. Böyle bir sıkıntı var.”
 
‘Kurumlar sadece kağıt üzerinde kalacak’
 
Bu yasa ile kayyım politikasının hayatın ve insanların mücadele yürüttükleri her alana sirayet etmesi anlamına geldiğini söyleyen Arzu, bunun insanların kendini anlatabildiği her alana müdahale anlamı taşıdığına işaret etti. Arzu, yasanın çalıştırılamaz durumundan ziyade kurumun da kriminalize edilmek istendiğini belirterek, sivil toplum örgütünün temelini oluşturan kurumların sadece kağıt üzerinde kalacağı uyarısında bulundu. Arzu, “İnsanların örgütlenme ve kendini ifade edecekleri bir alanın olması gerekiyor” diye ekledi.
 
‘Yeterince ses çıkarılsaydı bugünlere gelinmezdi’
 
HDP ve DBP’li belediyelere atanan kayyımlara yeterince ses çıkarılması durumunda bu güne gelinmeyeceğine vurgu yapan Arzu, “O gün ses çıkarılsaydı bugün bunları yaşamıyor olacaktık. Gündelik hayatın da içine bu kadar sirayet etmemiş olacaktı. Muhalif duruş ve örgütlenme ile muhalefetin olabildiğince yüksekten ses çıkarması bu anlamda önemli. Meclis’teki görüşmeler sırasında İslami dernek ve kuruluşlara böyle bir yaptırımın uygulanmayacağı söylendi. Nereye yöneldikleri aslında belli. Ensar vakfında yüzlerce çocuk cinsel istismara maruz bırakıldı. Ama onlara uygulanan bir yaptırım görmedik. Üniversitenin kapısına kelepçe vuruldu, ama Ensar Vakfı’nda yaşananları herkes gördü herhangi bir yaptırım uygulanmadı. Bugün buna ses çıkarılmazsa yarın ailemizin içine işleyecek kayyım politikası” ifadelerini kullandı.
 
Arzu son olarak da kayyım politikasına karşı yüksek sesle ses çıkarılması ve muhalefet yürütülmesi gerektiğine işaret etti.
 
‘Sivil toplum susturulmak isteniyor’
 
“Uzunca zamandır demokrasiden uzak, daha despot, hak ve özgülükleri yok sayan, hukuk güvenliğinin ortadan kalktığı, iktidarın daha keyfi bir şekilde yönetim faaliyetinde olduğu bir süreçteydik” yorumunda bulunan İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Türkiye’de neredeyse tek konuşan kesim olan sivil toplumun da susturulması amacıyla böyle bir yasanın hazırlanmış olması oldukça kaygı verici. Beklentimiz hak ve özgürlüklerin demokrasinin geliştirilmesinden yana ama bu hazırlık gösterdi ki iktidarın yönelimi bunun tam tersi. İktidar uzunca zamandır sürdürdüğü despot tavrını, antidemokratik yönelimlerini çok daha kurumlaştırmak ve sert vurgulamak istiyor belli ki.  Bu noktada önünde engel olarak gördüğü güçleri önünden çekme gayreti aslında bu yasa. Örneğin medyanın, yargının tamamen kontrol altına alındığı bir süreçteyiz. Tam da kontrol dışı kalan sivil toplumken bu yasa ile sivil toplumun da ya iktidara biat eder noktaya getirilmesi bunu yapmıyorsa da faaliyetinin durdurulması dolayasıyla çalışmalarının engellenmesi gibi bir tablo ortaya çıkmış durumda” dedi.
 
‘Polis denetim yapabilecek!’
 
Yasa ile derneklerin, vakıfların, sivil toplumun baskı altına alınmaya çalışıldığını söyleyen Gülseren, yasanın birlikte olabilme halini de imkansızlaştırmak üzerine kurulduğunun altını çizdi. Gülseren, daha önce Sivil Toplum Örgütleri’nin denetlenmesinde müfettişlerin görevlendirdiğini fakat artık polisin de görevlendirebileceğini ifade ederek, gizlilik noktasında oluşacak sorunları şöyle dile getirdi: “ İnsan Hakları Derneğine böyle bir denetim yapıldığı zaman istedikleri tüm belge ve bilgileri vermek zorunda kalacağız. Bu iki açıdan önemli. Bir, bize gelen denetim sırasında bizim başka kuruluşlarla bir faaliyet yürüttüğümüz anlaşıldığında o kuruluşlara da denetim gidebilecek, denetlenecek. Dolayısıyla onlarda aslında kamuoyuyla, basınla, yetkililerle paylaşmak istemedikleri bir takım bilgileri, belgeleri denetçiye vermek durumunda kalacak. Örneğin İHD’de çalışma yürütürken biz mağdurlarımız özel bilgilerini, kamuoyuna açıklamamızı istemedikleri bilgileri, ya da şahsi bilgilerini paylaşıyorlar bunu yaparken de bizim sır saklama yükümlülüğümüzü bildiklerinden dolayı yapıyorlar. Biz herhangi bir başvurucunun rızası olmaksızın hiçbir bilgiyi, hiç kimse ile paylaşmıyoruz. Şimdi denetçilerin bu bilgilere erişebilme imkanları olacak ya da biz buna ‘Hayır vermiyoruz’ dediğimizde bir yaptırım ile karşı karşıya kalacağız dolayısıyla bu hem dernek faaliyetlerinin ilkelerine uygun sürdürülmesi durumunda hem de başvurucuların haklarının korunması noktasında ciddi sorunlar ortaya çıkaracak.”
 
‘Demokrasiye açık bir tehdit’
 
Sivil toplum örgütlerinin yan yana gelirken, ortak faaliyet yürütürken zorluklar yaşanacağını ve ortaklaşmanın engelleneceğini söyleyen Gülseren, yasanın tüm sivil topluma saldırı niteliğinde olduğunu belirtti. “Bu demokrasiye açık bir tehdit” diyen Gülseren, ülkenin demokrasiye ve insan haklarına uzaklaştığını vurguladı. Gülseren, “İktidarın yönelimini görüyoruz bu yasayla beraber. Tesadüf olarak görmemek gerekir diye düşünüyorum bu yasa görüşülmeye başlandığında bir iki gün sonra Leyla Güven tutuklanmıştı, ağır bir ceza vermişlerdi. Selahattin Demirtaş kararı açıklandı ve buna karara uyulmadı, öncesinde Osman Kavala ile ilgili böyle bir tartışma sürdürülüyordu. Dolayısıyla burada planlı bir yönelim görüyoruz. İktidarın planlı bir şekilde daha diktatöryal bir rejime yönelimini görüyoruz. Burada işte tam da bu yeni rejimin kurumsallaştırılması açısından yasal değişikliklerle yeni kurumlarla da bunu gerçekleştirmek gayreti aslında bu. Bugün karşısında durabilen tek gücü de aslında susturma, muhalefet edebilecek, gerçekleri ortaya dökebilecek hiçbir gücün, hiçbir mekanizmanın kalmaması için gösterdikleri çabanın bir sonucu bu” diye konuştu.
 
‘Daha güçlü mücadele etmeliyiz’
 
Uluslararası sözleşmelerde tanımlanmış haklarının gasp edildiğini kaydeden Gülseren, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün ortadan kaldırıldığını söyledi. Gülseren, mücadeleye işaret ederek, “Burada mücadeleyi 2 yönlü tanımlamak bence yerinde olur. Bunlardan bir tanesi yasanın olumsuz uygulamalarına karşı mücadele, yasaya karşı mücadele, bir diğeri de biz bugüne kadar ne yapıyorduk? Şimdi biz ne yapacağız? Bunu nasıl devam ettireceğiz? Diğer örgütler sendikalar vs.  hepimiz işimizi yapmaya devam etmeliyiz ve en iyi şekilde yapmaya devam etmeliyiz. Bir yöneticinin görevden alınması bizim faaliyetimizi durdurmayacak. Örneğin İHD’nin bu konuda ciddi bir avantajı söz konusu.  İHD 1980-86 yıllarında ciddi bir mücadele üzerine kuruldu. Ve o mücadele herhangi bir çatı dernek yoktu. Ama insanlar bir araya gelebiliyor, eylem örgütleyebiliyorlardı. Biz aslında böyle bir geleneğin üzerinden var olduk. O yüzden de bugünün koşullarında sanki olmazsa mücadele yürüyemezmiş gibi gelen pek çok araç olmadan bile biz mücadelemizi yürütebildik. Bu yüzden de biliyoruz ki bu mücadeleye inanan herkesin mutlaka bulacağı araçlarla mücadeleyi yürüme kabiliyeti vardır” dedi.