Aysel Doğan: Önder Apo özgür yaşamın olmazsa olmazıdır

  • 09:09 13 Şubat 2021
  • Okumadan Geçme!
HABER MERKEZİ - PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla Avrupa'dan Türkiye'ye gelen barış grubu üyesi Aysel Doğan, “Önder Apo’ya dair her şey hatırlanmaktan ziyade yaşanması gereken, kadın olarak özgür yaşamın olmazsa olmazıdır. Benim için Önder Apo’ya dair dün yoktur…” diyerek Abdullah Öcalan'la ilk karşılaşma anını ve duygularını anlattı.
 
Uluslararası komplo ile 15 Şubat 1999 yılında Türkiye'ye getirilen PKK Lideri Abdullah Öcalan, 22 yıldır İmralı Adası’nda derinleştirilerek yaygınlaştırılmış tecrit altında tutuluyor. Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin ardından birçok dünya ülkesinde Kürt halkı ayağa kalktı. Yüzlerce kişi bedenini ateşe vererek komployu protesto etti. 
 
1999 yılında PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın çağrısı üzerine 2’nci Barış Grubu üyesi olarak Avrupa'dan Türkiye’ye gelen heyet içerisinde yer alan Aysel Doğan, Abdullah Öcalan’la tanışmalarını ve üzerinde bıraktığı etkiyi anlattı.
 
* Öncelikle PKK Lideri Abdullah Öcalan ile ilk ne zaman tanıştınız, bu süreci bize anlatır mısınız?
 
Önder Apo ile 70’li yılların ortasında karşılaştım. Ankara da okuyordum. Gazi’yi bitirmiş, Ankara Hukuk’un arkasındaki eğitim fakültesinde felsefe doktorası için kayıt yaptırmıştım. Dersleri takip için gidiyordum. Cebeci’de bir grup Kürdistanlı öğrenciyle karşılaştım.  Gruptan bazılarını tanıyordum. Neden toplandıklarını sordum. Önder Apo’yu gösterip tanıttılar. Ancak ismen zaten duymuştum ve biliyordum. Oldukça etkileyiciydi. O zamanlar devrimciliğin bir duruşu vardı ki, aslında bu duruşun, bakışın, davranış ve konuşmanın, ortak özellikleri de vardı. Genelden ayırt edici olmak ile birlikte, bireysel olarak da ayırt edici yanları vardı. Etkilenmemek mümkün değildi. Bir kendine güvenin verdiği farklılık kadar, yarattığı etkinin her bir anlatımdaki farklılıklar olmasına rağmen, teorik birikimin ve paylaşımın yarattığı, bilme halinin yaşamdaki her bir davranışa birebir yansıması… Herkesten farklı ayırt edici, bakıştan, yürüyüşe, velhasıl davranışlarına tümden yansıması hayli etkileyici bir gerçekliktir. İlk anda dikkat çeken, ilgi odağı haline gelme kadar, insanın üzerinde bıraktığı, kendiliğinden bir fazla farklı etkileyici durumdu. Ve kabuldü. Taklit etmenin imkansızlığı, her bir davranışın, sözün, bakışın ayrıntısında gizli gibiydi. Hatırlıyorum, biri Önder Apo’yu sorsa tarif etmek oldukça zordur. Hele bir de benim gibi kadın olunca, duyguların yarattığı sempati ve bir etkilenmenin bu denli kalıcılığının izahı daha da zor bir durumdur. Sizin, olmak isteyip de olamayacağınız ancak nedenine de pek anlam veremediğiniz, karmaşık duygu ve düşünceler. Aslında birçok arkadaşta görülen farklılıklardan daha farklı. İlginç olan çevresinde toplanan, yakinen toplanan, ilkten kabul ettikleri, normalleştirilen ve de zaten kendiliğinden gelişen, kabul gören farklılığın tartışmasız kabulü de ilginç ve çekiciydi. Bunu o gün de bugün de değişmeyen duygularımla izah edersem, evet olmak isteyip de olamadığım bir durum. Olduğu gibi kayıtsız şartsız kabul etmek gibi. Ve de evet, Kürt olarak yaşatılan ve yaşadığımızı, farklılığımızdan kaynaklanan eksiklik olarak görüldüğü hep hissettirilen, Kürt olmanın o dayanılmaz bilinmezliğinin tam da karşısında bilme hali ve buna itiraz etme. Dayatılan her bir geçmişin nasılına yanıt gibi bir şeydi. Güvendi, başarabilmenin olasılığının verdiği heyecandı. Kürttük. Çok da bilmediğimiz bırakılan, tarihsel izahın, biz kimdik, neden öldürüldük, neden kendi doğduğumuz, yaşadığımız topraklarda, köylerde şehirlerde yasaktık. Ve Ankara’da devletin başkentinde… Büyük önderliklerin mücadelesiyle, yoktan var olduğu iddia edilen cumhuriyetin neresinden tutunmuştuk. Başarmak için ne ordumuz ne de geçmişe dair bir başarımız vardı. Hep yenilgi, acı. Ve öncesinin bir yük, ancak karşı koyman için de bir gerekçe olma durumunun izahının zorluluğu. Bende Dersimli olarak, Dersim’de yaşanan zulmün intikamını almanın nasıl düşünmekten korktuğumun, ancak sonuçta başarmak olmasa da mutlaka bir şey yapmanın karşı konulmaz istemi. Hayal ve gerçekliğin iç içe geçişi, bulanıklığı, karmaşıklığı...
 
Ve Önder Apo hepimizden farklı olduğu kadar, bizden birisiydi. İlginçtir, solculuk, Türk olmanın o kibirli, her şeye sahip olmanın değişmez kabulünün yıkılışıydı. Biz de biliriz, biz de başarabiliriz, umudu ve heyecanıydı. Önder Apo bugün gibi o ilk gördüğüm genç Kürdistanlı arkadaş. Sonuç olarak öncesi dayanılmaz dünün, acının sahipsizliğin, çaresizliğin artık olmaz denilen noktada, zaten kaybedilecek bir şey de olmadığına göre, olacaksa da bir başlangıç, katılmak büyük bir korku, kaygı ancak bir heyecanı da yaratmışken, her bir şeyi bilmek, bilmemenin gereksizliğine katılmak anlatılmak bir güven ve heyecandı.
 
"Bir kendine güvenin verdiği farklılık kadar, yarattığı etkinin her bir anlatımdaki farklılıklar olmasına rağmen, teorik birikimin ve paylaşımın yarattığı, bilme halinin yaşamdaki her bir davranışa birebir yansıması… Herkesten farklı ayırt edici, bakıştan, yürüyüşe, velhasıl davranışlarına tümden yansıması hayli etkileyici bir gerçeklikti. İlk anda dikkat çeken, ilgi odağı haline gelme kadar, insanın üzerinde bıraktığı, kendiliğinden bir fazla farklı etkileyici durumdu. Ve kabuldü. Taklit etmenin imkansızlığı, her bir davranışın, sözün, bakışın ayrıntısında gizli gibiydi.
 
* Abdullah Öcalan’ın sizi etkileyen yönleri ne oldu? Bu yönlerinden söz edebilir misiniz?
 
“Ve Apo’cu olmak yeniden doğmaktı. Güçtü, güvendi. Çok şey bilmek de gerekmiyordu. Birçok nedenimiz var örgütlenmek ve başarmak için. Başkaldırmak için ... Bu taştan bir kapıyı açan küçük ama çok değerli bir anahtardı. İlk sözün gücü, ilk sözün doğruluğu ve zorunluluğuydu.”
 
Eğer ülkeden yaşamdan yana, hele bir de arayan iseniz, bir de kadın iseniz, ve Dersimli iseniz, acı sarmalının tam içerisinde doğmuş iseniz, korkutulmuşluğun dilsizliğinde, sağırlığında iseniz, Önder Apo’dan etkilenmemek kendini inkar etmektir. Böyle olunca da Önder Apo aranan Önder Apo beklenendir.
 
Üniversitelerde 70’li yıllarda bir aydınlanma dalgasının da etkisiyle birçok arayış vardı. Ancak bir trajediydi. Mevcut istenilmiyor, tam da istenilen neydi? Kavramlar, terimler teoriler ve çok uzaktan ihraç edilen isimler, Marksizim, Leninizim, Maoculuk, Fidel Castro, Che Guevara’lar ve Filistin, Vietnam mücadeleleri devrimler, karşı devrimler, faşizm sosyalizm, ancak bütün bunlar bir devlet mevcudiyetini gerekli kılıyordu. Oysa Kürt olarak böyle bir durumda, değil tanımını yapmak, kendini izah etmek, devrim yapmak kadar zordu. Hatırlıyorum, Türk askerleri Koçgiriyi kuşatmış, işgal etmiş veya Dersim'i demek ancak neden niçin örnek olarak Ermeni soykırımını vermek daha anlaşılırdı. Ermeniler halktı ve bir de devletleri vardı. Yanıt da netti, ‘Devletlerine gitsinler’.  Bizim gidecek bir devletimiz yoktu, zaten ülkemizin adı da yoktu. Birkaç kitap önerilmişti, ‘Sömürgecilik sorunu’, Lenin’di kalın bir kitaptı galiba,  çok hızlı okudum, bende kalan birkaç kavramdı, birkaç cümleydi. Asılanlar ve öldürülenler,  kimliksiz, dilsiz bir coğrafya olmak. Birkaç arkadaş ile görüşüyordum. Sorularım tabii Dersim'le ilgiliydi. Apo diyor ki diye başlayan büyüleyici cümleler, Kürdistan ulusal mücadelesi, isyanlar, bu çok değerliydi. Ve Apo’cu olmak yeniden doğmaktı. Güçtü, güvendi. Çok şey bilmek de gerekmiyordu. Birçok nedenimiz var örgütlenmek ve başarmak için. Başkaldırmak için ... Bu taştan bir kapıyı açan küçük ama çok değerli bir anahtardı. İlk sözün gücü, ilk sözün doğruluğu ve zorunluluğuydu.
 
*15 Şubat 1999'da Abdullah Öcalan uluslararası komplo sonucu Türkiye’ye getirildi. Bu komploya ilişkin neler söyleyebilirsiniz? 22 yıldır İmralı Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde bulunan Abdullah Öcalan bu süre zarfında Kürt sorununun çözümü için, barış için önemli bir mücadele verdi ve bu mücadele ağırlaştırılmış tecride rağmen devam ediyor. Bu mücadeleyi anlatabilir misiniz?
 
"Kürdistan kelimesi bir mucizeydi. İnanılır bir durum değildi. Sanki gökten gelen veya toprağın altında bulunmuş bir sandıktan çıkan kitabın gereği yerine getiriliyordu. Emanet gibi sır saklanıyor, ancak sözün tılsımı çoktan yayılmış gibiydi. İlk sözler, ilk adımlar bugün gibiydi. Türk devletinde denetimli, siyasi depremler, Maraş katliamı, arkasından haberi verilmiş gibi beklenen askeri darbe bugün gibiydi, diktatörlüğün hiddeti, şiddeti bugün gibiydi"
 
Önder Apo 1979’da Rojava’ya geçtiğinde Üniversite gençliği içerisindeki uyanış ve küçük örgütlülükler Kürdistan’a taşınıyordu. İlişkide olduğum gruptaki arkadaşlar da okullarını bırakarak Kürdistan'a gitmeye başlamışlardı. Kürdistan kelimesi bir mucizeydi. İnanılır bir durum değildi. Sanki gökten gelen veya toprağın altında bulunmuş bir sandıktan çıkan kitabın gereği yerine getiriliyordu. Emanet gibi sır saklanıyor, ancak sözün tılsımı çoktan yayılmış gibiydi. İlk sözler, ilk adımlar bugün gibiydi. Türk devletinde denetimli, siyasi depremler, Maraş katliamı, arkasından haberi verilmiş gibi beklenen askeri darbe bugün gibiydi, diktatörlüğün hiddeti, şiddeti bugün gibiydi. Ve sonrasında Kürt ve Dersimli olduğum için ve Apo’cular ile görüldüğüm için, Kürtçülük yaptığım için darbenin hemen ardından zindan ile tanışmıştım. Öncesi yoktu. Tek bir şey vardı. Dersim katliamında zindana götürülen yüzlerce insanın, dilsizliğin sessizliğinde verilmeyen cenazelerdi. Ancak ilginçtir, korku yoktu. Galiba bilinmezliktendi. Ve sonrasında Amed zindanındaki, tarihte görülmemiş zulmün karşısındaki direniş, dağlara taşınan, büyük bir meşaleydi. İlk on yıla sığdırılan ilk adımdan itibaren gerçekleştirilen devrim. Kürdistan'ın dört parçasına sığmayan tüm bölgeye yayılan etkisi, kapitalist modernitenin hegemonik güçlerinin dört devlete armağan gibi verdiği ülke parçaları, öyle kolay yutulur, kolay yönetilir olmadığının hakikatini görmeme ve bilmeme değildi, zaten söz konusu olan devletlerin üzerinde her an kullana bilinir bir sorun, bir zor olarak tutuluyordu. Böyle olunca da dört parçayı etkileyen, Apo’cu ideolojik, felsefik ve askeri mücadele karşısında yarattıkları yeni sömürgeci diktatörlük devletlerin mevcut durumunu koruma adına yeni strateji oluşturarak, en berbat, en acımasız ve bir o kadar da Apo’cu mücadelenin hakikatini çözememe aptallığıyla, uluslararası komplo ile önce ülkeden çıkarılma sonrasında Türkiye diktatörlüğüne teslim etme… Tarihte görülmemiş bir öncesi de olmayan bu komplo, insanlığın sessizliğinde Kürdistan’a tüm isyanların, soykırımların toplamı, bir dayanılmazlığın karanlığına düşürüldü. Öyle Prometheus’ler gibi İsa gibi, kartallara, kurtlara yem olsun diye kayalıklara çakılmadı Önder Apo. İnsan olmaktan çıkmış, modernitenin canavarlaştırdığı devletçi, ırkçı faşizmin çılgınlığında sömürgeci diktatörlüklerine teslim edilmişti.
 
Kürtler ilk kez tüm bu büyük acının, bu büyük topyekûn Kürdistan’ı bitirme stratejisi karşısında adsız, dilsiz, ülkesiz, geçmişsiz ve geleceksiz bırakılma stratejisiydi. Araf’ta iki seçenek vardı. Ya köleliği kabul ya da yok edilme. Apo’cu özgürlük mücadelesi halkıyla bu kabul edilmezin karşısında baş eğmedi, diz çökmedi. Önder Apo’ya olan sevgi, başta zindanlar olmak üzere, yüzlerce kendini o ilkteki gibi, zindanlarda yakarak aydınlattığı, dört bir yandan, her bir onurlu Kürt kendini alevlere bırakarak karanlığı aydınlattı.
 
Önder Apo, demokrasinin arka yüzünde kapitalizmin en berbat sömürü stratejisi haline dönüşen Avrupa'ya sığmamıştı. Demokrasi, Özgürlük kavramlarının sahtekarca asma yaprağıyla kapatma misali hakikati… Bütün bunları Önder Apo deşifre etti. Tüm sahte tanrılar, sahte krallar artık çırılçıplaktı Avrupa demokrasisinde. Tarih boyunca hilelerle, sahtekarlıkla, egemenler sömürü sistemini sürdürdüler. Sonuçlar kazanılmış, halklara karşı kullanılsa da direnişlerin de bir tarihi vardı. İnsanlığın, özgürlük arayışının dayanılmaz sürekliliğinin, insanlık temsiliyetidir. Bu anlamda, Önder Apo sahte tanrıların, sahte kralların topyekün komplo stratejisini ters yüz etti. Önder Apo halkının özgürlük temsiliyeti olduğu kadar, bölge halklarının da temsiliyeti ve özgürlük umududur. Bu tarihsel sorumluluk, tarihin ilkinden bugüne kadar süregelen umudun Önder Apo’da bir toplamı gerçekleşmişliğiydi. Tartışmasız bir hakikat eşiğidir. Bu durum topyekun bir direnişi zorunlu kılmıştır. Önder Apo da bu direnişin kendisi olmuştur. Önder Apo’nun özgürlük ve direnişi anlaşılmadan, yaşama dair söylenen sözün ve duruşun eksik olacağı da bir gerçektir. İmralı Adası’nda öyle bir tutsaklık, öyle bir alıkoyma durumu değil. Halkın ve halkların özgürlüğünün, özgürlük, umut ve mücadele arayışının bedeli olarak uluslararası hegemonik, Kapitalist Modernite güçleri ve bu güçlerin aracı olan bölgesel sömürgeci diktatörlüklerin elinde bir rehinedir.
 
Buna karşı baş edebiliyorsa, baş etmeden öteye özgürlük mücadelesini mekan ve zamanları aşarak sürdürülebiliyor ise bu mucizevi gücü çözmek kendi başına özgürleşmektir. Gerçekleşmiş bir devrim hakikati var. Kötülüğün ve karanlığın efendilerini korkutuyor. Önder Apo'nun temel projesi, kadın özgürlüğü şahsında Kürdistan ve Bölge halklarının özgürlüğüdür ve de bugün, Kürdistan kadınının şahsında ve özgürlük mücadelesinin vermiş olduğu büyük, amansız mücadele ile sınırlara sığmayan, dalga dalga yayılan özgürlük umudu, halkları ayağa kaldırmıştır. Bölgede büyük bir altüst oluş ve yeni yaşamın, özgürlüğün dayanılmaz isyanı ve öfkesi sarmalamıştır. Öze dönüşün altüst olma durumunda tarihin başlangıcındayız. Önder Apo bu tarihin mimarı ve öncüsüdür. Direnmenin gücüdür. Baş edilmez, durdurulmaz ve yeniden varoluşun kahramanıdır.
 
Rehinelik koşullarında Önder Apo zaman ve mekanı aşarak, kadın özgürlük mücadele paradigmasıyla halkların özgürlük mücadelesini, ahlaki-politik boyutlarıyla derinleştirirken, coğrafyaları sınırlandıran bir yerde, yeryüzü hapishanelerine dönüşen ulus devletlerin sınırlarını da yıkıyor. Milliyetçi, faşizan iktidarların korktuğu bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin bedeli de açıktır ki ancak büyük direnişlerle mümkündür. İmralı zindanı, kuralsız, hukuksuz, özel, yok etme, tüketme stratejisinin akla hayale gelmeyecek bir işkence, zulmün özel stratejisidir. Bu anlamda Önder Apo’nun direnişi, tarih boyunca direnen insanlığın intikamıdır, özgürlük manifestosudur. İmralı’daki rehinelik durumu Önder Apo’nun şahsında Kürt halkına ve insanlığa yönelik bir dayanılmaz, tanımsız zorun faşizan zihniyetin laboratuvar halidir. Böyle bakıldığında verilen mücadele bir amansız var olma mücadelesi kadar özgür, demokratik bir ülke ve özgür bir yaşam mücadelesidir aslında.
 
*22 yıldır İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’nde tutulan Abdullah Öcalan, bu süre zarfında Kürt sorununun çözümü için, barış için önemli bir mücadele verdi ve ağırlaştırılmış tecride rağmen bu mücadeleye devam ediyor. 22 yıllık süre zarfında cezaevlerindeki tutsaklar öncülüğünde defalarca açlık grevi eylemleri gerçekleşti. Şu anda da devam eden ve ikinci ayını geride bırakan açlık grevi eylemi sürüyor. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
 
“Önder Apo’nun tanımladığı gibi yetersiz yoldaşlık, yetersiz heval ve yurtseverlik hakikatin de her bir Kürdistanlının da kendi payını görme gibi bir sorumluluk ve zorunluluğu vardır. Bu anlamda Önderliğin rehinelik durumunu ahlaki ve vicdani olarak anda yaşamak ve gereğini yapmak, boynumuzun borcudur.”
 
Kürdistan Özgürlük Mücadelesi, Önder Apo’nun değişiyle sorgusuz, amansız bir mücadeledir. Zamanla yarışan, zamanı aşan bir hakikattir. Böyle olunca da Önder Apo’nun 22 yıllık rehinelik durumu ve Önder Apo’nun en zor koşullarda direnişi, harekete ve halka büyük moral ve güç olsa da dayanılmaz, anlatılmaz, anlaşılmaz bir günahkarlık vebalidir, bir acıdır. Uluslararası komplo stratejisinin gölgesinde en berbat, en acımasız politikalarıyla Türk devletinin soykırımcı politikalarında aramaktan öteye halk olarak, hareket olarak mücadele ile yaratılan tüm alanlardaki değerleri koruyamamanın özeleştirisine muhtaçtır. Yine diğer taraftan mücadelenin yaratmış olduğu büyük kahramanlık ve fedakarlıklara rağmen, Önder Apo’nun tanımladığı gibi yetersiz yoldaşlık, yetersiz heval ve yurtseverlik hakikatin de her bir Kürdistanlının da kendi payını görme gibi bir sorumluluk ve zorunluluğu vardır. Bu anlamda Önderliğin rehinelik durumunu ahlaki ve vicdani olarak anda yaşamak ve gereğini yapmak, boynumuzun borcudur.
 
Bu süreç içerisinde Önder Apo’nun büyük fedakarlık ve emekle yaratmış olduğu müzakere ve çözüm perspektifleri açıktır ki tarihi adımlardır. Ancak barış kavramsal ve tanımsal olarak yeterli olmayacağı gibi klasik olarak anlamı kaydırarak anlaşılmaz kılıyor. Mevcut sömürgeci, ırkçı, tekçi devlet zihniyetini demokratikleştirme, halkları özgürleştirme süreçleridir. Sonuç olarak Önder Apo’nun rehineliği halkların ve coğrafyaların rehineliğinin dayanılmaz bir temsiliyetidir. Hakikat de budur. Böyle ise tüm mekanları, zamanları direnişe dönüştürmenin görev ve sorumluluğu bir zorunluluktur. Tabi bunu görmek direnmek için yeterli değil. Neden, niçin ve nasılını bilinç belirler. Bu anlamda da dağlarda, özgürlük için direnen ve mücadele eden özgürlük hareketi kadar, özgürleşen örgütlü kadın başta olmak üzere, Kürdistan gençliğinin öncülüğünde halkımızın yaşamın her alanını direnişe çevirme gibi bir zorunluluğu vardır.
 
Bilindiği gibi zindanlar tarih boyunca zulme karşı direnenlerin büyük acılar, işkencelerle toplumdan tecrit edilerek kapatıldıkları mekanlardır. Yapılmak istenen, direneni yok etme, direnişi bir miras olarak bırakmama, suçlu ve günahkar olarak ilan edip toplumun dışında bir yerde tutup, toplumu korkutmanın ve toplumu kendisine yabancılaştırmanın, kendisinin işlediği insanlık suçuna toplumu ortak ederek, kendisine karşıt bir yerde tutmanın stratejisidir. Bununla iktidar kendisini var etmeden öteye süreklileştirme, biricikleştirme ve tanrısallaştırarak vazgeçilmez kılmanın dokunulmazlığı, kurnazlığıdır da aynı zamanda. Devletli sistemin ilk kurbanı bu anlamıyla kadındır. Köleleştirilen ve görünmez kılınan kadın, ev denilen mekana hapsedilirken aslında hapsedilen toplumdur ve toplumsal yaşamdır. Sonuç itibariyle zindanlar toplumların devletli sisteme geçişi ile başlar. İlkten bugüne zulüm stratejisini insanlığa karşı uygulayan bir zor aygıtı haline dönüştürür. Böyle bakıldığında zindanlar insanlık suçunun işlendiği ve görünmez kılındığı, insanlığın dayanılmaz bir acısı ve ayıbıdır. Bu tanımsız ve tarihsiz zulüm karşısında tüm inkar ve zora dayalı görünmezliğe rağmen, en büyük direniş ve kahramanlıklar zindanlarda yaratılmıştır. Her şeye rağmen insanlık, zulme ve haksızlığa karşı direnişten vazgeçmemiş, direnişin tarihini yazmıştır. Bugün Önder Apo’nun rehineliği tarihin en büyük zulmü olduğu kadar en büyük direnişinin de hakikatidir.  
 
Kürdistan'da işgale karşı isyanlar soykırımlarla sonuçlandırılmış, sağ kalanlar da zindanlarda zulmün bin bir haliyle karşı karşıya bırakılırken direnişler de yaşanmıştır. Son yüz yılda Kürdistan'da sömürgeci devlet ve iktidarları tüm başkaldırıları soykırımla bastırırken bir soykırım stratejisine dönüştürmüştür. Ermeni Soykırımı’ndan sonra, Koçgiri, Şex Seid, Agirı, Zilan, Dersim başkaldırı ve isyanları yine Çorum, Maraş, Sewas’ da yaşanan ve yaşatılan soykırımlar ile birlikte Kürt halkı ve Alevilik inancına karşı büyük soykırımlarla halklar susturulmuş ve üzerlerine ölü toprak serpilmişken, Önder Apo öncülüğünde yeniden ayağa kalkan Kürdistan gençliği Kürdistan sömürgedir diyerek başlatılan özgürlük mücadelesi, sömürgeci ve faşist devletin yaratmış olduğu korkuyu yırtmıştır. Bu isyan karşısında devlet topyekün seferberlik ile yeniden filizlenen direniş ve var olma umudunu kırmak için tarihin tüm zalim ve faşizan diktatörlüklerinin mirasını alarak yeniden bir yok etme seferberliği yapmıştır. Ancak yanılmıştır. Çünkü Önder Apo’nun öncülüğünde başlayan başkaldırı tarihin tüm devrim mücadelelerinin bilinç ve örgütlülüğünü esas alarak, geçmiş isyanları aşan bir güç ve birliğini de yaratmıştır.  
 
İnsanlık tarihinde zorun dayanılmaz zulmü karşısında ilk direnişlerin filizlendiği zindan hakikatı özgürlük hareketinde tekerrür etmiştir. Bu anlamıyla özgürlük hareketinin direnişinin ilk mekanları, zindanlar olmuştur. Mazlumlar, Hayriler, Kemaller, Ferhatlar, Mahmutlar ve de binler, sömürgeci devletin başta Amed zindanı olmak üzere tüm zindanlarda direnişler yarattılar. Bu direniş Türk faşist diktatörlüğü karşısında tarih boyunca insanlık direnişi ve kahramanlıklarının bir toplamıydı. Bundandır ki zifiri karanlığın şafağı zindanlardan dağlara, şafak vaktinin müjdecisi oldu. Zindan direnişlerini doğru anlamak, bu anlamda tarihsel kahramanlıklara sahip çıkmak bir varlık-yokluk sorunudur.
 
Tarihin en karmaşık, en anlaşılmaz, bir o kadar da büyük kazanımlara, kaybedişlere sebep olacak zor zamanlardayız. Zindan direnişlerini böyle anlamlandırmak, böyle anlamak ve bunun karşısında tarihsel görev ve sorumluluklarını yerine getirmek, tarihin bu en kritik döneminde salt Kürt olmanın değil, insan olmanın da gereğidir. Sorun iradeyi güce dönüştürme sorunudur. Zindanlar da bu hakikatin kendisidir. Bir insanın kendi gücünü bilinç ve iradesiyle açığa çıkararak, doğru zaman ve mekanda var olmanın ve varlığını sürdürmenin biricik silahı haline getirmesidir. Bugün Kürt Halk Önderi, Önder Apo’nun şahsında Kürt halkına ve bölge halklarına baş eğdirme, diz çöktürme stratejisine karşı, Kürdistanlı tutsakların direnişi bir görev ve sorumluluktur. Çünkü aynı mekan ve koşullarda, tecrit ve zulümle birebir karşı karşıya bırakılmışlardır. Bu direniş iradi, vicdani ve ahlakidir. Zindanlardaki direnişi açlık grevlerinden ibaret adlandırmak eksikliktir. Yani sorun yemeği ve beslenmeyi reddetmek değildir. Mevcut direniş eylemi, zindan koşullarında devletin dayattığı zulmü normalleştirmesine karşı bir itiraz, görünmezliğine, dilsizliğine ve sınırlandırmış mekana sığdırmaya karşı duvarları yıkarak tüm mücadele alanlarıyla buluşma, yeniden bir başlangıç, dayanılmaz bir buluşma ve paylaşmadır. Ancak hakikati Önder Apo’ya yönelik tecrit, yalnızlaştırma, unutturma ve zulmü normalleştirme ama en dayanılmazı da halkıyla buluşmasını engelleme stratejisine karşıdır. Çünkü Önder Apo, Kürdistan ve bölge halklarının varlık ve özgürlük nedeni ve teminatıdır.
 
Bu anlamıyla da halkımızın zindan direnişine duygusal değil, bilinçli ve tarihsel bir zorunluluk olarak bakıp, doğru anlamlandırması gerekiyor. Yine direnişlere destek verilmez, direnişler çoğaltılır. Tüm alanlara, tüm zamanlara direnişler taşınır. Zulüm dört bir yandan saldırıyor ise zulmün dokunduğu her mekanda direnişin yükseltilmesi, tarihsel, kaçınılmaz bir görev ve sorumluluktur. Önderliğe yönelik her türlü anlayış ve yaklaşım özgürlük mücadelesine, halkımıza ve halklarımıza yöneliktir. Bu anlamda Önderliğe uygulanılan rehinelik statüsü ve stratejisi bir yok etme, bitirme ve tüketme stratejisi ise bunun karşısında her bir direniş var olma ve varlığını sürdürmedir, vazgeçilmez bir haktır. Önder Apo varlık nedenimiz olduğu kadar, özgür yaşam ve özgür gelecek teminatımızdır. Tarihin bu döneminde Kürtlerin büyük mücadeleyle yarattığı imkan ve fırsatları doğru değerlendirmek olmazsa olmazımızdır. Kürt gençliği, özgürleşen Kürt kadını ve örgütlü Kürdistan halkının her mekan ve anı direnişe dönüştürmesi, bölge halkı olmak üzere tüm insanlığın kurtuluşunu yaratmanın onur ve gururunu temsil edecektir.
 
* Son olarak Sayın Abdullah Öcalan ile hiç unutamadığınız bir anınızı anlatabilir misiniz?
 
Önder Apo ile ilk karşılaşmada etkilendiğim ve anlatamayacağım kadar, neden ve niçinini izah edemeyeceğim kadar büyük bir güven, güç almıştım. O günden bu güne kadar, Önder Apo’ya dair ne varsa her şeyin ilk günkü gibi etkileyip güç verdiğini, tabi ki görev ve sorumluluk yüklediğini belirtmek istiyorum. Böyle olunca da Önder Apo’ya dair her şey hatırlanmaktan ziyade yaşanması gereken, kadın olarak özgür yaşamın olmasa olmazıdır. Benim için Önder Apo’ya dair dün yoktur…